12 Eylül 2016 Pazartesi

Ultimate Harry Potter Tag

Herkese iyi bayramlar! Blogda oldukça nadir yazdığım tag yazılarından biriyle karşınızdayım. Bu sefer yabancı bloglarda rastladığım Ultimate Harry Potter tagını yapacağım.
Harry Potter serisini her sene yazın okumaya çalışıyorum. Ağustos ayının başında da bu seneki okumamı bitirmiştim. O zamandan beri de blogda Harry Potter'la ilgili nasıl bir içerik paylaşabileceğimi düşünüyordum. Açıkçası bu saatten sonra Harry Potter serisi için normalde yaptığım gibi yorum yazısı yazmak istemedim. Fikirlerimin pek objektif olabileceğini düşünmüyorum çünkü ben çocukken de Harry Potter okuyordum şimdi de okuyorum ve en sevdiğim seri diyebilirim. Çok fazla övdüğüm ve çoğunlukla Sirius Black'in mükemmelliğinden bahsettiğim bir yazı okumak sıkıcı olurdu. Sonuç olarak (yine fazlasıyla uzattım) bu tagi yapmaya karar verdim. Hem seri hakkındaki fikirlerim, favorilerim hakkında az çok bilgi içeriyor hem de bence çok eğlenceli.
Özel olarak kimseyi etiketlemiyorum. Yapmak isteyen herkes yapabilir! İyi okumalar :)


1) Favori kitabın?
Azkaban Tutsağı!
2) En az sevdiğin kitap?
Sanırım Sırlar Odası.
3) Favori filmin?
Ölüm Yadigarları Part I
4) En az sevdiğin film?
Melez Prens. Kitap çok güzel olsa da bence filmde batırdılar.
5) Favori repliğin?
"Dumbledore ise, onu Çikolatalı Kurbağa kartlarının üstünden çıkarmadıkları sürece ne yaptıklarına aldırmadığını söylüyor." Bill Weasley / Zümrüdüanka Yoldaşlığı

6) En sevdiğin Weasley?
 Ronald Billius Weasley!
7) En sevdiğin kadın karakter?
Hermione Granger!
8) En sevdiğin kötü karakter?
 Biraz garip gelebilir ama Voldemort'u gerçekten seviyorum. Yani nasıl desem kötü olması elbette iyi bir şey değil ama kötü olmasının mantıksız bir sebebi yok. Bana göre Rowling'in geçmişini çok güzel yazdığı iki karakterden birisi. Diğeri elbette Albus Dumbledore.


9) En sevdiğin erkek karakter? 
 Sirius Black! Buna başka bir cevap versem dünyanın en büyük yalanı olurdu. İkinci favorim ise Neville Longbottom. Üçüncü ise Harry Potter.
10) En sevdiğin profesör?
Minerve McGonagall. Başka bir cevap var mı?


11) Hangisini tercih edersin: A) Snape'in saçını yıkamak. B) Tüm gününü Lockhart'ın kendisi hakkındaki upuzun konuşmasını dinleyerek geçirmek.
Yine garip gelebilir ama B şıkkını seçiyorum. Çünkü ben Snape'i sevmiyorum. 
12) Hogwarts'a hangisiyle gitmek istersin: A) Hogwarts Express? B) Uçan araba?
 Hiç kuşkusuz Hogwarts Express'i ile. Hogwarts'a gidebilecek olmanın belki de en hoş yanlarından biri o harika tren yolculuğu bana göre.
13) Hangisiyle uçmak istersin: A) Hipogrif B) Ateşoku
Ateşoku!
14) Filmlerde kendisi için daha farklı hissettiğin bir karakter var mı?
Ginny Weasley. Kitapta ne kadar güçlü bir karakter olduğunu çok kez gösterse de filmde bunu hiç güzel yansıtamadılar. Ginny'i kitaptaki şekilde filme aktarmak istediler mi orasından da emin değilim.
15) Filmini tercih ettiğin bir kitap var mı?
Hayır tabii ki de.
16) Dumbledore olarak Richard Harris mi Michael Gambon mu?
 Michael Gambon.


17) Filmlerde olmasını en çok isteyeceğin kişi veya olay?
> Melez Prens'te Dumbledore ve Harry'nin Tom Riddle'ın geçmişini incelemeleri benim çok hoşuma gitmişti ve ilgimi çekmişti özellikle ilk okuduğumda bayağı sevdiğim bir detay olmuştu. Filmlere bu incelemelerin bir kısmını dahil etseler de asıl ilginç olanları (Hortkulukları buluşunu mesela) dahil etmemişlerdi.
Bir de Tonks ve Remus'un ilişkisinin filmlerde daha güzel anlatılmasını isterdim. Melez Prens'te gerçekten güzel bir hikayeleri vardı.
Bir de Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda St. Mungo'da Harry, Hermione ve Weasley'lerin Neville'la karşılaşmalarının ve ailesine ne olduğunu öğrenmeleri filmde görmeyi çok isterdim.
18) Herhangi bir Harry Potter filmini tekrar çekecek olsan bu hangisi olurdu?
Film değil de Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nda Harry'nin Snape'in anılarına girip, anne babasını gördüğü bir kısım vardı. O sahne filme dahil edildi böyle otuz kırk saniye bir şeydi; ama keşke dahil edilmesiydi. James Potter'ın saçları hiçbir zaman o kadar düzgün olmamıştır bundan eminim. O sahneyi tekrar çekmek ve castı yeniden seçmeyi gerçekten çok isterdim.


19) Pottermore'da hangi binaya seçildin?
 Ravenclaw!
20) Hangi ders favorin olurdu? 
 İksir veya Biçim Değiştirme. Ama İksir'i sanki daha çok severdim.
21) Hangi büyüyü öğrenmenin çok yararlı olacağını düşünüyorsun?
Accio! Hiç kuşkusuz.


22) Hangi karakterle anında arkadaş olurdun?
 Harry.
23) Yadigarlardan sadece birisine sahip olabilseydin, bunun hangisi olmasını isterdin?
 Diriltme Taşı.
24) Kitaplarda beğenmeyip değiştirmek istediğin bir ayrıntı var mı?
Albus Severus Potter'ın isminin Albus Remus Potter olmasını çok isterdim.
25) En sevdiğin Çapulcular üyesi?
Buna cevap vermek istemiyorum. Onların arasında ayrım yapmam imkansız. En sevmediğimi söyleyebilirim; Peter!


26) Hangi karakteri tekrar yaşama döndürmek isterdin? 
 Çapulcuların arasında ayrım yapamadım yine. Bu yüzden Fred Weasley.
27) Yadigarlar mı Hortkuluklar mı?
 Yadigarlar! 

5 Eylül 2016 Pazartesi

Audrey'yi Bulmak / Senden Sonra Ben / Devrimin Kızı | Kitap Yorumlarım

Herkese yeniden merhaba! Bugün başlıktan da anlayacağınız üzere üç farklı kitapla ilgili yorumlarımı paylaşacağım. Bu kitapların yorumlarını neden tek bir postta toplamamın sebebi ise kitaplar hakkındaki fikirlerim oldukça kısa yazılar halinde. Aynı şeyleri tekrar ederek saçma ve uzun bir yazı yazmaktansa bu şekilde bir araya getirip yazmak daha mantıklı olur diye düşündüm.


AUDREY'YI BULMAK
Yazar: Sophie Kinsella
Yayınevi: Artemis Yayınları
Goodreads Puanı: 3,83
Sayfa Sayısı: 322
Audrey'yi Bulmak'ı ilk olarak Goodreads'te görmüştüm. Anksiyete temalı bir kitap olduğu için çok fazla ilgimi çekmişti. Artemis Yayınlarından çıktığında ise çok sevinmiştim.
Ana karakterimiz Audrey'in başına okulda kötü bir olay geliyor ve bunun sonucunda anksiyetesi sebebiyle evden dışarıya çıkamıyor; kendisini dışarıda rahat hissetmiyor diyelim. Hatta evde bile siyah güneş gözlükleriyle dolaşıyor.
Linus ise, Audrey'in erkek kardeşi ile bir oyun grubunda oldukları için evlerini ziyaret etmeye başlıyor. Ve Audrey'den hoşlanıyor.
Kitabı genel olarak beğendim. Kolay anlaşılır bir kitap ve sizi okuduğunuz süre boyunca iyi hissettiriyor. Audrey'in, Linus'un yardımıyla dışarıya çıkması, yapamadığı şeyleri yapmak için çaba sarf etmesi sizi mutlu ediyor okurken.
Tek sıkıntı ben kitapla ilgili yorumlar okurken daha çok anksiyetenin ciddi bir şekilde işlendiği bir kitap bekliyordum. Aslında ciddi biraz yanlış sözcük olmuş olabilir. Audrey'yi Bulmak'ın anksiyete ile ilgili sıkıntısı bana göre ön planda olmamasıydı. Tamam, bu Audrey'yin bütün hayatını etkiliyor olabilir ama bana sanki kitabın ana teması değilmiş gibi hissettirdi.
Kitapla ilgili en beğendiğim ayrıntı ise Audrey'yin anksiyetesinin başlamasına sebep olan o olayın ne olduğu anlatılmıyor. Bu olayın ancak Audrey anksiyetesinden tamamen kurtulduğunda anlatılması güzel olurdu.
Kitabı genel olarak beğendim. Bana oldukça güzel hissettiren bir kitap oldu. Kesinlikle önereceğim kitaplardan birisi değil. Favorilerime girmedi ama yine de okuduğum için pişman değilim.
Puanım: 4/5

SENDEN SONRA BEN
Yazar: Jojo Moyes
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Goodreads Puanı: 3,72
Sayfa Sayısı: 450
Senden Önce Ben benim favori kitaplarım arasında. Bu yüzden de Senden Sonra Ben için fazla umutluydum. Tamam kitapta Will olmayabilir ama yine de saçma olmayan bir şeyler okuyacağımdan neredeyse emindim çünkü Jojo Moyes başarılı bir yazar.
İlk olarak konudan bahsetmek isterdim ama yazacağım her şey spoilera girebileceğinden içerikten bahsetmek istemiyorum. Kitap sürprizlerle ve çok şaşıracağınızı tahmin ettiğim detaylara sahip.
Dediğim gibi kitaba büyük beklentiyle başladım. Kitabın çıkacağı haberinden beri aşırı heyecanlıydım. Ama kitap bütün heyecanımı aldı götürdü. Kitabın kapağını kapattığımda büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Açıkçası Senden Sonra Ben olmasa da olurdu; olmasa daha iyi bile olurdu.
Bir kere ilk kitaptaki Louisa ile ilgili olan fikirlerim tamamen değişti ve bunu kötü anlamda söylüyorum. Senden Önce Ben'i bitirdikten sonra elbette Louisa'nın bundan sonra ne yapmış olabileceğini çok fazla düşündüm. Aklımın ucundan Senden Sonra Ben'de olanlar geçmedi diyebilirim. En uç ve açıkçası biraz saçma bir kurguyla karşımıza çıktı yazar.
Kitapta bir yere kadar en sevdiğim karakter Lily oldu. Kim olduğunu söyleyemem çünkü kitabın kilit noktası onun kim olduğu. Lily gerçekten güzel bir karakterdi. Ama sonra o da çok saçma bir şey yaptı. Saçma olayın üzerinden biraz geçmesiyle ben Lily'i yine eskisi kadar sevebildim ama yine de o olay gerçekleşmeseydi gerçekten çok harika olurdu.
Ve Sam senden nefret ediyorum. Daha başka bir şey söylemek istemiyorum. Gerçekten hikayenin neresinde olduğunu, karakterlerle olan bağını bir yana bırakıp söylüyorum Sam'i sevmedim.
Senden Sonra Ben, büyük bir hayal kırıklığıydı. Keşke okumasaydım demiyorum. Will'le ilgili küçük alıntılar, Louisa'nın onu hatırlaması (!) kitabı bitirmeme yardımcı oldu. Keşke yazar direkt Senden Önce Ben'in devamını anlatmaktansa Will'in Louisa'dan önceki hayatını anlatsaydı.
Senden Sonra Ben kitabı Senden Önce Ben filmi için heyecanı arttırmak içindi bence. Çünkü ilk kitabın çıkışının üzerinden yaklaşık üç sene kadar geçti. Belki bu biraz sert bir iddia oldu ama kitabı okurken aklımdan geçen tek şey buydu.
Senden Önce Ben'i okuduysanız ve beğendiyseniz okumak için sabırsızlandığınız bir kitap olabilir. Ama satın almadan önce iki kez düşünün derim.
Puanım: 3/5 (Üç puanda Lily ve Will için :') )


DEVRİMİN KIZI
Yazar: Amy Engel
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Goodreads Puanı: 3,96
Sayfa Sayısı: 264
Kurucunun Kızı benim çok beğendiğim kitaplardan birisiydi. İkinci kitap olan Devrimin Kızı içinse çok heyecanlıydım çünkü Kurucunun Kızı gerçekten çok ucu açık bitmişti. Ne olacağını çok fazla merak ediyordum.
Devrimin Kızı'nda Ivy artık çitin dışında ve yaşamaya devam etmek istiyor. Bu yüzden de şehirden uzaklaşıp ilerlemeye başlıyor. Birkaç olaydan sonra kitapta oldukça fazla yer sahibi olan yan karakterlerimiz Caleb ve Ash'le tanışıyor. Caleb ve Ash'i çok sevdim. Özellikle Caleb'ı. Böyle ukala değil de sert bir mizacı var. Ivy'e hemen güvenmiyor ve ona çok olmasa da sert davranıyor. Tabii sonradan buzlar eriyor denebilir.
Kitabın ilerleyen kısımlarında tahmin ettiğim şeyler gerçekleşti. Tahminimce bir olayı Kurucunun Kızı'nı bitiren çoğu kişi tahmin eder.
Devrimin Kızı da Kurucunun Kızı gibi çabuk okunan, sizi yormayan bir kitap. Okurken sonraki sayfada ne olacağını deli gibi merak ettiğiniz bölümlerde var. Özellikle son üç dört bölümü yerimde duramayarak okuduğumu hatırlıyorum. Gerçekten ilk kitaba göre bir tık daha başarılıydı. Bu kitapta yönetim biçiminin, suç işleyenlerin çitin dışına atılmasının ve evlilik kuralının insanları nasıl etkilediğini daha iyi anlıyoruz. Serinin bir distopya oluşunu da bu kitapta daha çok hissedebiliriz. Tabii distopya yönü ne kadar başarılı orası tartışılır.
Kitabın sonunda olan bir şey ise sadece karakterler için mutluluktan ölmenize sebep oluyor. Cidden o son bölümü okurken o kadar mutlu oldum ki! Devrimin Kızını sevmeniz için bir diğer nedense kesinlikle bu.
Kurucunun Kızı ve Devrimin Kızı önerebileceğim kitaplardan. Distopya sevdiğiniz bir türse ve sizi pek yormayacak, romantizmin biraz daha ağır bastığı bir seri arıyorsanız bir göz atın derim.
Puanım: 5/5

Benim Audrey'yi Bulmak, Senden Sonra Ben ve Devrimin Kızı hakkındaki düşüncelerim bu şekildeydi. Siz bu kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz -özellikle Senden Sonra Ben hakkında- yorum atarsanız çok sevinirim.
Başka bir yazıda görüşmek üzere!

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Taç / Kiera Cass Kitap Yorumum

TAÇ
Özgün Adı: The Crown
Yazar: Kiera Cass
Yayınevi: DEX
Goodreads Puanı: 3,84
Sayfa Sayısı: 261
Arka Kapak Yazısı: 
"Eadlyn, Illéa'nın kendi Seçim'ini yapacak ilk prensesi olmuştu ama otuz beş adaydan herhangi birine âşık olmayacağına kesinlikle emindi. Planlarında aşka yer yoktu. Yarışmanın ilk beş haftasını, onları evlerine geri gönderebilmek için günleri sayarak geçirdi.
Ancak sarayda gelişen olaylara bakılırsa, kaderin Eadlyn için başka planları vardı. Eadlyn, annesiyle babasının peri masalına benzer
aşkları gibi bir ask yaşayabileceğinden, üstlendiği yeni görevler dolayısıyla buna fırsat bulabileceğinden emin olmasa da, Eros'un okunu durdurmak mümkün mü?!
İste o an geldi, bir mucize gerçeklesti!
Hem de gökten yağan elmalar eşliğinde…"

***
Herkese yeniden merhaba! Bugün Seçim serisinin -umuyorum ki- son kitabı olan Taç'ın yorumu ile karşınızdayım.
Seçim serisi benim çok sevdiğim serilerden birisi. Kısa sürede okunabilmeleri ve sade anlatımlarıyla reading slumptan kurtulmak için güzel kitaplar. Taç'ı okuyana kadar bu seriyle ilgili kötü bir şey söyleyemezdim. Tamam, Elit kitabında biraz batırmış olabilirdi yazar. Ama Veliaht Prenses'e kadar saçma bir şey yapmamıştı. Saçmadan kastım alt yapısı olmayan, bir anda yapılmış hamleler. Taç da bundan çokça vardı. Bu yüzden eğer seriyi America'nın hikayesi ve Eadlyn'ın hikayesi olarak ikiye bölersek Eadlyn'ın hikayesini pek fazla önermem!
Veliaht Prenses'te, Eadlyn'ı biraz zor bir durumda bırakmıştık. Annesi kalp krizi geçirmişti, ikizi Ahren Fransa'ya kaçmıştı ve Eadlyn hala daha bir Seçim'in ortasındaydı. Taç da ise bu listeye bir de America iyileşene kadar -Maxon onu yalnız bırakamıyor çünkü- ülkeyi onun yönetmesi gerekiyor. 
Eadlyn'ı bu kitapta seçimi bitirmek için biraz daha hevesli -Eadlyn ne kadar hevesli olabilirse tabii- görüyoruz. Adaylarıyla daha çok vakit geçiriyor, onları daha yakından tanıyıp belki daha güçlü şeyler hissedebileceğini düşünüyor.
Eadlyn bütün bunları yaparken de payıma düşen sinir krizi geçirmek oluyor. Veliaht Prenses'te Eadlyn'ı gerçekten çok sevmiştim. Güçlü bir kişiliği vardı bana göre. Ama bu kitapta o kadar nefret ettim ki ondan! Kitapta aklınızın ucundan bile geçmeyecek saçmalıkta şeyleri yaptı resmen.
Kitabı özetlemem gerekirse: ZORLAMA ve SAÇMAydı. Kiera Cass, ters köşe yapmak istemiş ki zaten bunun olacağını daha ilk kitabı bitirdiğimde tahmin etmiştim. Eadlyn elbette herkesin tahmin ettiği adayı seçmeyecekti. Tamam, herkesin istediği adayı seçmedi ama seçtiği adayın da hiçbir oluru yoktu açıkçası. Hiç kimsenin aklına gelmezdi belki ama ilk kitapta o adaya karşı hiçbir şey hissetmezken bir paragrafla ona aşık olduğunu ve ondan başkasıyla mutsuz olacağını düşünmeye başladı Eadlyn. Yani Kiera Cass, dünyanın en saçma ters köşesini yapmaya çalıştı.
Yapmaya çalıştığı daha bir sürü saçma şey vardı açıkçası. Bana göre bir seri yazıyorsanız yapacaklarınızın önceki kitaplarda altyapısını oluşturmalısınız. Böyle altyapısız kitapları okumak da bana zevk vermiyor, yazarın aklına tam o anda gelmiş de öylesine yazmış gibi hissettiriyor. Taç'ta da bundan bolca olması kitabı sevmememe yol açtı.
Kitapla ilgili beğenmediğim bir diğer ayrıntı da betimlemeden çok fazla yoksundu. Bütün Seçim serisinde betimleme eksikliği vardı, kitapları okuyan herkes bu konuda hemfikirdir diye düşünüyorum. Ama ben bu betimleme eksikliğini Taç'ta daha çok gördüm. Aralarda hiç anlatım olmadan bir sayfa diyalog vardı mesela. Kitap sürükleyici olduğu için bunu bir an fark edemiyorsunuz ama sonra şöyle oluyorsunuz 'Bu karakterler konuşurken nasıl tepki veriyor?'
Yine yazmaktan pek mutlu olmadığım ama bunu yapmazsam bu yazının çok düz olacağını düşündüğüm için kısa bir spoilerlı yorum yazıyorum. Kitabın zaten oldukça ince olduğunu ve neredeyse tamamının spoiler sayılabilecek detaylarla dolu olduğunu hatırlatmak isterim; aşağıyı okumak konusunda iki kez düşünün bence, kitabın büyüsünü (!) bozmak istemezsiniz.

*SPOILER*
İlk bir anda meşrutiyeti ilan etmek mi? Bu çok güzel bir ilerleme olsa da ülkeyle ilgili önemli bir kararı Rapor'da bir anda ilan etmesi beni aşırı rahatsız etti. En azından kitabın içinde Eadlyn'ın aklına bu fikir gelebilirdi. Yukarıda bahsettiğim saçma ve altyapısız durumlardan birisi buydu.
Erik mi? Cidden mi? Hani onca adayın arasından aday bile olmayan biri mi? 
Kile'ı seçmeyeceği en başından belliydi. Ama Erik aklımın ucundan geçmezdi. Dayanamayıp kitap yurt dışında çıktığında Goodreads'teki spoilerlı yorumların çoğunu okumuştum. Elbette Erik spoilerını da aldım ve bir hafta kadar kendime gelemedim. Benim için hiçbir oluru yoktu Erik'in. Aday değil çünkü ve Eadlyn ondan hoşlanmadı bile! Taç'ta bir anda Erik'e aşık olduğunu fark etti. Sanırım kitapta bundan daha saçma ve zorlama bir şey yoktu!
August Illéa'ya gelirsek; America'nın hikayesine, August'un hangi kitapta dahil olduğunu açıkçası hatırlamıyorum sanırım Sonsuza Dek'ti ama Elit'te olabilir. Her neyse, August hikayeye dahil olduğundan beri kendisi en sevdiklerim arasına girdi. Bunu nasıl başardı bilmiyorum ama gerçekten çok sevdiğim bir karakter oldu. Hatta onun için de bir novella bekliyordum; hala bekliyorum. Ama Taç'ta kendisi bir anda Maxon'la tartışıp saraydan ayrılıyor. Bu beni çok üzdü ve sinir etti bunu da söylemek istedim.
August Illéa'dan bahsetmişken kısaca oğlu Marid Illéa'dan da bahsedeyim. Kitaba girdiği an kendisini çok sevdim. Hani eğer Erik spoilerını almasam kitabın sonu Marid'le biter diye düşünürdüm. Ama kendisi aşırı kötü bir şey yapıyor. Yine de kendisinden çok fazla nefret etmiyorum. Bence August kadar olmasa da güzel bir karakterdi.
Son olarak minik kelebeğim Kile Woodwork! Kendisi belki de Maxon'ı da geçerek bu serideki en sevdiğim karakter oldu. En sonunda mutlu olması ve hayallerini gerçekleştirmiş olması bu kitaba bir yıldız vermemi sağladı. 
*SPOILER*

Sonuç olarak Taç beklentilerimi karşılamayan, yazım açısından da bana göre pek başarılı olmayan bir kitaptı. Karakterleri sevsem de Kiera Cass, hayatlarını mahvetmek konusunda başarılı bir iş çıkarmış. Sanırım Seçim serisi burada son buldu. Umarım son bulmuştur. Saray hikayelerini çok sevsem de Taç'tan sonra beni kendisine bağlayabileceğini hiç sanmıyorum.
Başka bir yazıda görüşmek üzere!
Puanım: 1/5! 

11 Ağustos 2016 Perşembe

Diş Teli Sürecim | Neler Yaşıyorum?

Herkese yeniden merhaba! Bugün gerçekten çok farklı bir içerikle karşınızdayım. İlginizi çeker mi çekmez mi bilmiyorum ama bu yazının diş teliyle ilgili bir şeyler aratan kişilerin karşısına çıkmasını ve onlara yardımcı olmasını umuyorum. Ayrıca bu yazıyı belirli aralıklarla -büyük ihtimalle kontrollerden sonra- güncelleyeceğim. Böylece sürecin nasıl işlediği hakkında belki biraz daha fazla bilgi sahibi olabilirsiniz! Hem bu yazı ileride okuyup bu deneyimimde yaşadığım duyguları hatırlamama yardımcı olmuş olacak.
Öncelikle neden tel taktırmak istediğimden bahsedeyim. Benim dişlerim aynaya baktığımda beni üzecek ve belki de dudaklarım kapalı gülmek isteyeceğim kadar çarpık değildi. Sadece alt dişlerimde düzeltilmesi gereken çarpıklıklar vardı ama güldüğümde veya konuştuğumda çok görünmedikleri için sorun etmiyordum. Ama son bir senede ben çenemi kaydırmaya başladım; bir süre sonra da bu kaydırma beni cidden rahatsız etmeye başlamıştı. Çünkü bazen rahatsız edici bir şekilde kitleniyordu dişlerim. Diş hekimimde bu sorunun tel tedavisi ile düzeltilebileceğini söyledi. Ve ben net bir şekilde tel taktırmaya karar verdim.
Araştırma süreci başlamıştı benim için. Google'da, Youtube'da, Instagram'da... Bulduğum her makaleyi ve videoyu izlemeye çalıştım. Neyle karşı karşıya olduğumu, beni neyin beklediğini bilmek iyi bir histi. Telleri taktırmaya gitmeden önceki son akşam bir tek 'ekşi sözlük'te arama yapmadığımı fark ettim. Orada yazılanlar daha gerçekçiydi diyebilirim. Ağrı kısmı, sonraki meşakkatli süreç daha acımasız ama belki de gerçekçi bir üslupla yazılmıştı. Biraz korktuğumu itiraf edeyim ama ben teli taktıracağım diye direttim.

10. 08. 2016
Bugün tel taktırmak için özel bir ortodonti kliniğine gittik. O belki de korkutucu olan dişçi koltuğuna oturdum ve diş hekimim braketleri takmaya başladı. Braketlerin takılmasında hiçbir sıkıntı yoktu. Diş hekimim dişime bir yapıştırıcı sürüyor ve üzerine braketi yapıştırıyordu; acılı hiçbir şey yok yani. Ama sonra lastikler takılmaya başlandı ki dişçi koltuğunda sıkıntılı dakikalar yaşadım. Aslında abartılacak bir şey yok bunda da. Ama bir anda dişlerinizde bir baskı hissetmeye başlıyorsunuz. Daha önce hiç olmamış bir baskı. Ve dişlerinizde aslında orada olmaması gereken metal şeyler var. Oldukça değişik bir his.
Klinikten çıkıp eve geldik. Sıkıntı şuradaydı: dişlerimi birbirinin üzerine bastıramıyordum. Sanki dişlerim sallanıyormuş gibi hissettim. Bu yüzden de akşamki öğünüm çorba ve puding oldu.
Gece yatarken de tıpkı diş hekimimin söylediği ve benim araştırdığım gibi uyuyamadım. Dişlerimde aşırı bir zonklama vardı ve bu uyumamı engelliyordu. Dayanılmaz bir ağrı değil ama yine de o olmasa daha rahat edeceğim büyük bir gerçek. Listemde dinlemediğim müzik, okumadığım fan hikayesi veya izlemediğim bir youtube videosu kalmayana kadar uyanık kaldım diyebilirim! Sonra tabii ki uyudum ama yine de normalde olduğundan geç bir saatte.

11. 08. 2016
Bugün tellere sahip olduğumun biraz daha farkına vardığımı söyleyebilirim. Sanırım birkaç gün daha geçerse onlara daha çok alışacağım.
Hala daha dişlerim hassas ve bir şey ısırdığımda -dudağımı bile- sızlıyorlar. Bu yüzden bugünkü menümde çorba ve puding içeriyor.
Ayrıca bugün akşam değişik bir şey de fark ettim. Ön iki dişimde bir düzelme oluyor gibi hissediyorum; aynaya baktığımda da fark ediliyor. Tabii bu psikolojik de olabilir; yine de düzeldiğini hissetmek beni biraz daha mutlu ediyor. Bu ağrılı sürecin sonunda. teller çıktığında. hepsine değmiş olacağını bilmek dişlerimin acısına tolerans göstermemi sağlıyor.
Diş teli taktırmak isteyenlere, benim gibi daha en başında olanlara da küçük bir öneri: dişlerinizi fırçaladığınızda o masaj etkisi ağrıyı yarım saatliğine de olsa azaltıyor. Bir de şu arayüz fırçası denilen o minik fırçaları da öneriyorum. Az da olsa eski yemek düzenime döndüğümde dişlerin temizlenmesine daha da yardımcı olacaklarını düşünüyorum. Göz atmanızı da öneririm.

9 Temmuz 2016 Cumartesi

1984 / George Orwell Kitap Yorumum + Çokça Alıntı

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT

Özgün Adı: Nineteen Eighty-Four 
Yazar: George Orwell
Yayınevi: Can Yayınları
Goodreads Puanı: 4,12
Sayfa Sayısı: 350
Arka Kapak Yazısı:
"George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kabus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgahlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır."
***
Herkese yeniden merhaba! Bugün 'Tüm Zamanlar Favorilerim' listemin başlarında yer alan bir kitapla ilgili yorumlarımı okuyacaksınız.
1984 benim oldukça uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Çok beğenilmesiyle dikkatimi çekse de 1984'le birlikte klasik okumaya başlarım artık diye düşünüyordum. Ama bir türlü gidip alamadım. Kitapçıya her gittiğimde başka bir kitap dikkatimi çekti onu aldım falan. Sonunda geçtiğimiz dönem felsefe dersinde ödev olarak verilene kadar. 1984'le birlikte beş altı kitaplık bir liste vermişti öğretmenimiz ve içlerinden biriyle ilgili ödev hazırlamamız istenmişti; yazarın hayatı, kitabın özeti, yorumumuz ve kendi ütopyamızı içeren bir ödev. Tam olarak bildiğim yerden ve okumak istediğim bir kitabın içinde olduğu bir ödeve sahip olmuştum! Teslim tarihine daha birkaç ay olmasına rağmen kitabı hemen alıp okumaya başladım.
1984’te dünya Okyanusya, Doğu Asya ve Avrasya olmak üzere üç ayrı ülkeden meydana gelmektedir. 1984’te Winston ile beraber Okyanusya’daki yaşamı öğreniyoruz. Ayrıca bu üç devlet, birbirleriyle sürekli bir savaş halindedirler. Hiçbiri diğerinden daha üstün olmadığı için de bu savaş sürekli hale gelmiştir. Tarafların sürekli değiştiği ve kimin kiminle savaşta olduğunun her zaman net olmadığı bir güç savaşı bu.
Konuyla ilgili, daha doğrusu Okyanusya ve oranın düzeniyle ilgili daha fazla şey söylemek istemiyorum. Çünkü Okyanusya'yı kitabı okurken keşfetmek bana göre daha keyifliydi. Her sayfada yeni bir şey öğrenmek, belki de şaşırmak 1984'ü özel kılıyordu. Bu yüzden yoruma geçiyorum.
1984 bir distopya kitabı ve bu tür sanırım kitaplığımda en çok kitaba sahip olan tür. Ama okuduğum hiçbir distopya kitabına benzemiyordu 1984. Yazarın anlatımı, dünyayı oluşturma şekli sebebiyle oldukça farklıydı. Kitabın kapağını kapattığımda kurulan dünya ile ilgili bilmediğim hiçbir şey kalmadığını hissettim. Bu yüzden de 1984 oldukça başarılıydı
1984, okuduğum ilk George Orwell kitabıydı. Yazarın anlatımı sade ve rahat anlaşılırdı. Okurken anlatımla ilgili hiçbir sorunum olmadı. 1984'te sizi öyle upuzun betimlemeler beklemiyor; en azından beni sıkan betimlemelere sahip değildi, rahatsız edici düzeyde değildi. Ama oluşturulan otoritenin anlatıldığı uzu paragraflar olduğunu söylemeliyim. Devletle ilgili hiçbir soru işaretinin kalmaması da işte bu paragraflar sayesinde oluyor. Ayrıca, kitabın içinde hem devlet düzeniyle ilgili hem de hayatın her alanında ilham kaynağı olabilecek çok güzel sözler vardı. Sevdiğim sözlerin altını çize çize,  şu anda kitabın neredeyse yarısının altı çizili.
1984, sadece okuyup kapağı kapatılacak bir kitap değildi. Okuyucuyu okuduğu her sayfada düşündüren ve ister istemez içinde bulunduğu düzen ve otorite ile karşılaştırmalar yaptıran bir kitap. Bu yönüyle de hem okuyucunun ufkunu genişletiyor hem de biraz karamsarlığa sürüklüyor diyebilirim. En azından benim için öyle oldu. Çünkü okuduğum diğer distopyaların hiçbiri 1984 gibi değildi ve nedense olma ihtimali çok düşük senaryoları vardı. Ama 1984 olma ihtimali belki de en yüksek olan distopyalardan birisi. Belki 1984’ün gerçekleşmesi için daha yüzyıllar gerekiyor ama insan doğası düşünüldüğünde 1984’ün çok da imkansız olmadığı anlaşılabilir.
1984’te kitaptan koptuğum ve birkaç gün okumayı bıraktığım bir kısım vardı. Kitabın ikinci kısmında cinsellik bana göre bir tık fazla ön plana çıktı. Bu da ilk kısmı çok dolu dolu ve güzel geçen 1984 için koca bir eksi oldu. Kitaplarda, özellikle 1984 gibi biraz daha ciddi kitaplarda cinselliğin ön plana çıkması benim hoşuma gitmiyor. Kitabı daha basitleştiriyormuş gibi geliyor. Çünkü artık cinsellik günümüzde basılan kitaplarda oldukça ön planda olmaya başladı. O yüzden kitabın ikinci kısmı beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Ama Julia’nın da kitapta olması ve Winston ile ilişkileri bize devletin bir başka yönünü göstermiş oldu. Yani Julia da önemsiz bir karakter değildi. -kendisini ne kadar sevmesem de o kitapta olmasa üçüncü bölüm var olamazdı-
İkinci kısım beni koca bir hayal kırıklığına uğrattıktan sonra üçüncü bölüm finalin iyi olmasını sağladı. Evet, fazlaca korktuğum bir bölüm oldu ama yine de devlet tam olarak kafamda oturmuş oldu. Amaçlarını, insanlara uyguladıkları yöntemleri ve ilk iki kısımda eksik kalan her şeyi üçüncü bölümde okuyucuya anlattılar.
Kitabın sonunu ise kitabı okumaya başladığım andan itibaren tahmin etmiştim. Benim için beklendik bir sondu. Sadece Winston’ı bu sona hazırlayan bazı şeylerde şaşırdım. Ayrıca son kısımda bazı yerlerde çok fazla korktum.
Sonuç olarak 1984 benim favorilerim arasına girdi. Kitabı en kısa zamanda tekrar okumak ve üzerinde daha çok düşünmek istiyorum. Ayrıca George Orwell’ın Türkçeye çevrilmiş diğer kitaplarını da okumak hedeflerim arasında.


ALINTILAR
Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadan da bilinçlenemezler.
Her gün, her saat hayata dört elle sarılmak, gelecekten yoksun olduğunu bile bile günübirlik yaşamayı sürdürmek, tıpkı hava olduğu sürece nefes almayı bırakmamak gibi karşı konulmaz bir içgüdüydü.
Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.
Bugün Okyanusya'da, eski anlamıyla Bilim, yok olmanın eşiğine gelmiş bulunmaktadır. Yenisöylem'de, 'Bilim'i karşılayan tek bir sözcük yoktur. (...) Dahası, teknolojik ilerleme bile, ancak ürünleri insan özgürlüğünün daraltılmasında kullanılabiliyorsa gerçekleşir.  
 Parti'nin iki hedefi, tüm yeryüzünü fethetmek ve her türlü bağımsız düşünme olasılığını tümden yok etmektir. O yüzden, Parti'nin çözmeye çalıştığı iki büyük sorun vardır. Bunlardan biri, bir insanın ne düşündüğünün kendisinden habersiz nasıl okunabileceği; öbürü de, yüz milyonlarca insanın önceden uyarılmadan birkaç saniye içinde nasıl öldürülebileceğidir. 
Biz, sapkınları bize direniyor diye yok etmeyiz; direndikleri sürece asla yok etmeyiz. İnançlarından döndürür, kafalarının içini ele geçirip yeniden biçimlendiririz. İçlerindeki tüm kötülükleri, tüm yanılgıları silip atar, lafta değil, canıgöndülden saflarımıza katılmalarını sağlarız. (...) Eski despotluklar, 'Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın' diye buyuruyordu. Totaliterler, 'Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın' diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara 'Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun' diye bastırıyoruz. 
Puanım: 5/5 

POPULAR POSTS